Zâriyât Sûresi
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillahir rahmanir rahim.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
وَٱلذَّٰرِيَـٰتِ ذَرْوًا
Vez zariyati zerven.
O tozdurup savuranlara,
فَٱلْحَـٰمِلَـٰتِ وِقْرًا
Fel hamilati vıkren.
Derken bir ağırlık taşıyanlara,
فَٱلْجَـٰرِيَـٰتِ يُسْرًا
Fel cariyati yusren.
Derken bir kolaylıkla akanlara,
فَٱلْمُقَسِّمَـٰتِ أَمْرًا
Fel mukassimati, emren.
Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki,
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
İnnema tuadune le sadikun.
O size vaad edilen elbette doğrudur.
وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ
Ve inned dine le vakıu.
Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır.
وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ
Ves semai zatil hubuki.
Yollara sahip göğe andolsun ki,
إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
İnnekum le fi kavlin muhtelifin.
Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
Yu'feku anhu men ufik.
Ondan çevrilen (imana) çevrilir.
قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ
Kutilel harrasune.
Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ
Ellezine hum fi gamretin sahune.
Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.
يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ
Yes'elune eyyane yevmud din.
Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ
Yevme hum alen nari yuftenune.
O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.
ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَـٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ
Zuku fitnetekum, hazellezi kuntum bihi testa'cilun.
Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ
İnnel muttekine fi cennatin ve uyunin.
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ
Ahizine ma atahum rabbuhum, innehum kanu kable zalike muhsinin.
Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
Kanu kalilen minel leyli ma yehceun.
Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Ve bil esharihum yestağfirune.
Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ
Ve fi emvalihim hakkun lis saili vel mahrumi.
Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.
وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَـٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
Ve fil ardı ayatun lil mukınine.
Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
Ve fi enfusikum, e fe la tubsirun.
Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
Ve fis semai rızkukum ve ma tuadun.
Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
Fe ve rabbis semai vel ardı innehu le hakkun misle ma ennekum tentıkun.
Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ
Hel etake hadisu dayfi ibrahimel mukremin.
Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا ۖ قَالَ سَلَـٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
İz dehalu aleyhi fe kalu selama, kale selam, kavmun munkerun.
Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
Fe raga ila ehlihi fe cae bi iclin seminin.
İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.
فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Fe karrebehu ileyhim kale e la te'kulun.
Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ
Fe evcese minhum hifeh, kalu la tehaf, ve beşşeruhu bi gulamin alim.
Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
Fe akbeletimreetuhu fi sarretin fe sakket vecheha ve kalet acuzun akimun.
Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.
قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ
Kalu kezaliki kale rabbuk, innehu huvel hakimul alimu.
Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.
۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ
Kale fe ma hatbukum eyyuhel murselun.
İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
Kalu inna ursilna ila kavmin mucrimine.
Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
Li nursile aleyhim hıcareten min tinin.
Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
Musevvemeten inde rabbike lil musrifin.
O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler.
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Fe ahrecna men kane fiha minel mu'minin.
Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ
Fe ma vecedna fiha gayre beytin minel muslimin.
Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.
وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ
Ve terekna fiha ayeten lillezine yahafunel azabel elim.
Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.
وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ
Ve fi musa iz erselnahu ila fir'avne bi sultanin mubinin.
Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَـٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
Fe tevella bi ruknihi ve kale sahırun ev mecnunun.
Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti.
فَأَخَذْنَـٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَـٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
Fe ehaznahu ve cunudehu fe nebeznahum fil yemmi ve huve mulim.
Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.
وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ
Ve fi adin iz erselna aleyhimur rihal akim.
Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.
مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ
Ma tezeru min şey'in etet aleyhi illa cealethu ker remim.
O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.
وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ
Ve fi semude iz kile lehum temetteu hatta hinin.
Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.
فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus saikatu ve hum yanzurun.
Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.
فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ
Fe mestetau min kıyamin ve ma kanu muntesirine.
Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَـٰسِقِينَ
Ve kavme nuhın min kabl, inne hum kanu kavmen fasıkin.
Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.
وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَـٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
Ves semae beneynaha bi eydin ve inna le musiun.
Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.
وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَـٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَـٰهِدُونَ
Vel arda fereşnaha fe ni'mel mahidun.
Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!
وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun.
Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.
فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Fe firru ilallah, inni lekum minhu nezirun mubin.
Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Ve la tec'alu meallahi ilahen ahar, inni lekum minhu nezirun mubin.
Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
Kezalike ma etellezine min kablihim min resulin illa kalu sahırun ev mecnun.
Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.
أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
E tevasav bih, bel hum kavmun tagun.
Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ
Fe tevelle anhum fe ma ente bi melum.
Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Ve zekkir fe innez zikra tenfeul mu'minin.
Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun.
Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
Ma uridu minhum min rızkın ve ma uridu en yut'imuni.
Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ
İnnallahe huver rezzaku zul kuvvetil metin.
Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَـٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
Fe inne lillezine zalemu zenuben misle zenubi ashabihim fe la yesta'ciluni.
Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ
Fe veylun lillezine keferu min yevmihimullezi yuadun.
Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!.
Sûre hakkında
Esip Savuranlar
Mekke (Mekkî)
60
67. sûre
Meal: Elmalılı Hamdi Yazır · Kıraat: Yasser ed-Dûserî · Kaynak: quran.com · Okunuş: Açık Kuran (CC BY-NC-SA 4.0)